Yıllardır iş dünyasında en çok sevilen cümle aynı: “Veriye dayalı karar veriyoruz.” Son zamanlarda bu cümle güncellendi: “Yapay zekâ destekli karar veriyoruz.”
Gerçekten etkileyici bir noktadayız. Milyonlarca veri noktası dakikalar içinde işlenebiliyor; müşterinin hangi ürüne baktığını, nerede vazgeçtiğini, ne zaman satın aldığını, hangi kampanyaya tıkladığını biliyoruz. Eskiden haftalar süren analizler birkaç dakikaya sığıyor. Dürüst olmak gerekirse elimizdeki verinin miktarı çok değişmedi. Bir zamanlar büyük veri diye heyecanlandığımız, sonra işleyemediğimiz için bir tür veri çöplüğüne dönüşen bilgiyi işlemeye artık yapay zekâ sayesinde cesaret edebiliyoruz.
Yine de önemli bir boşluk yerinde duruyor. Davranışı görmekle davranışı anlamak aynı şey değil. Yapay zekâ bir müşterinin sepetini neden terk ettiğine dair bir açıklama sunabilir; fiyat hassasiyeti, teslimat süresi, alternatif ürünler, geçmiş alışverişler gibi yüzlerce değişken arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarabilir. Peki aynı müşteri ertesi gün neden başka bir markadan daha pahalı bir ürün aldı? Model buna bir olasılık üretebilir ama gerçek nedeni bilemez. O anda müşterinin aklında olan şey bir reklamın uyandırdığı bir anı, bir arkadaşının tavsiyesi ya da yalnızca o günkü ruh hali olabilir. Veri tam burada sessizleşiyor, çünkü insanların önemli kararları yalnızca rasyonel değil.
Kahneman, kararlarımızın büyük bölümünün hızlı, sezgisel ve otomatik işleyen zihinsel süreçlerden geldiğini yıllar önce gösterdi. Antonio Damasio, duyguların devre dışı kaldığı bir zihnin sağlıklı karar veremediğini ortaya koydu; beyin hasarı nedeniyle duygusal tepkileri zayıflayan hastalarının mantık yürütme becerileri yerinde olduğu halde, günlük hayatın en sıradan kararlarında bile tıkandığını belgeledi. Gerald Zaltman da düşünce süreçlerimizin yaklaşık yüzde doksan beşinin bilinç dışında gerçekleştiğini savundu; bu oran sonradan çok tartışıldı ama işaret ettiği yön değişmedi. İnsanlar önce hissediyor, sonra o hissi haklı çıkaracak bir gerekçe buluyor. Algoritma da genellikle o gerekçeyi yakalıyor, hissin kendisini değil.
Bugünkü algoritmalar doğal olarak büyük ölçüde görünen davranışı analiz ediyor: ne yaptığımızı, ne zaman ve ne kadar yaptığımızı. Neden yaptığımız ise çoğu zaman verinin içinde değil, insanın içinde duruyor; içgörü dediğimiz şey de orada.
Deneyim, yaşanan olayın kendisinden çok o olayın zihinde bıraktığı iz. İnsanlar markaları çoğu zaman ürünlerinden çok, kendilerini nasıl hissettirdikleriyle hatırlıyor. İki müşteri tamamen aynı hizmeti alabilir, aynı çağrı merkezini arayabilir, aynı cevabı duyabilir; biri markaya bağlanırken öteki bir daha dönmemeye karar verebilir. Aradaki fark hizmette değil, o hizmetin hangi ruh haliyle karşılandığında. Davranış aynı, deneyim farklı. Veri bu farkı ancak sonradan, belki bir şikâyet ya da bir terk oranı olarak fark ediyor; insan ise o anda hissediyor.
Sadakat kavramı da bu noktada yanlış anlaşılmaya başlıyor. Şirketler onu ölçülebilir kılmak için sayılara indirgeme ihtiyacı duyuyor, bu anlaşılır bir refleks. Sadakati tekrar satın alma oranıyla ölçüyor, NPS ile açıklıyor, CRM kayıtlarında arıyoruz. Oysa sadakat satın alma davranışının kendisinden çok, o davranışı üreten zihinsel ve duygusal bağın sonucu. Bir müşteri aynı markadan üç kez alışveriş yapabilir; sadık olduğu için değil, en yakın mağaza orası olduğu için, alternatif bulamadığı için, bir indirim yakaladığı için ya da yalnızca alışkanlıktan. Veri bunların hepsini sadakat diye etiketleyebilir, psikoloji ise aynı fikirde olmayabilir.
Tersi de mümkün. Bir müşteri yıllarca alışveriş yapmayıp markaya karşı olumlu duygularını koruyabilir ve koşullar değiştiğinde ilk tercihi yine o marka olabilir. Yıllar önce kullandığı bir markayı, bugün hiç etkileşimi olmasa da bir arkadaşına gönül rahatlığıyla önerebilir. CRM’de bu müşteri pasif ya da kayıp görünür; oysa zihninde marka hâlâ canlıdır. Bunu bugün hiçbir algoritma tek başına ölçemiyor, çünkü insan davranışı doğrusal ilerlemiyor; bağlama göre değişiyor, duygularla şekilleniyor ve çoğu zaman kendi içinde çelişiyor.
Bu yüzden deneyim yönetimi yalnızca veri biliminin konusu olamaz. Davranış bilimini, psikolojiyi, nörobilimi ve sosyolojiyi aynı masaya çağırmamız gerekiyor. Yapay zekâ bu masanın en güçlü, belki de en hızlı oyuncularından biri ama tek oyuncusu değil. Onu tek başına bırakan kurumlar, müşterisinin ne yaptığını kusursuzca ölçüp neden yaptığını hiç anlamadan büyümeye çalışacak.
Önümüzdeki yıllarda şirketleri birbirinden daha büyük veri kümelerinin ya da daha güçlü modellerin ayıracağını sanmıyorum. Farkı, davranışın arkasındaki görünmeyen motivasyonları anlayabilen kurumlar yaratacak. Veri bize müşterinin ne yaptığını anlatıyor, içgörü neden yaptığını. İkisi arasındaki mesafe bazen tek bir soru kadar kısa, bazen yıllar süren bir araştırma kadar uzun. Yapay zekâ davranışı okumaya devam edecek, anlamı ise yine insanlar üretecek. Sizin kurumunuzda o mesafeyi kim kapatıyor?