Eskiden insanlar mağazaya gidip bir gömlek alır, eve dönerdi. Şimdi aynı gömlek için on markayı geziyor ve “bana en çok ne hissettiren hangisi?” diye soruyoruz. Altı üstü bir gömlek, bu kadar zorlanmamız neden? Bu yazıda Türkiye’de, Avrupa’da ve ABD’de değişen siyasi ve ekonomik iklimin deneyim ekonomisini nasıl dönüştürdüğü üzerine biraz dolaşmak istiyorum.
Ekonomiler tökezlemeye, siyaset gerilmeye başladığında deneyim dediğimiz şey de değişmeye başladı. Türkiye’de deneyim ekonomisinin yeni cümlesi bence “iyi ki hâlâ ulaşabiliyorum”. Enflasyonla, güvencesizlikle ve genç işsizliğiyle boğuşan insanlar için deneyim artık bir lüks olmaktan çok bir sığınak, hatta bir kaçış rotası. Avrupa’da göç, güvenlik arayışı ve enerji krizinin ardından bir sadeleşme yükseliyor; deneyimler daha az ama daha anlamlı. ABD’de ise kültürel kutuplaşma deneyimi siyasallaştırıyor. Hangi markanın neyi temsil ettiği, ne sunduğundan daha önemli hale geliyor; tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, insanlar hangi markanın hangi tarafa göz kırptığına bakıyor.
Deneyim artık yalnızca bir his değil, bir duruş ve bir seçim. İnsanlar neyi tercih ettikleri kadar neden tercih ettikleriyle de ilgileniyor. Bu yüzden deneyimden yalnızca iyi hissettirmesi değil, bir anlam taşıması da bekleniyor.
Hannah Arendt’e göre özgürlük kamusal alanda görünür hale gelir. Kamusal alan baskı altına girdiğinde insanlar görünmez olmayı tercih ediyor, markalar da öyle. Cesur söylemlerin yerini steril bir iletişim alıyor; kimse yanlış anlaşılmak istemiyor, çünkü bunun bir bedeli olabilir, muhtemelen olur da. Böyle bir ortamda müşteri deneyimi de giderek daha kontrollü, daha tedbirli bir hale geliyor. Markalar “risk ne kadar azsa huzur o kadar çok” diye düşünüyor ve deneyim bir tutkudan çok bir protokole dönüşüyor.
Çalışan deneyiminde de tablo farklı değil. Psikolojik güvenliğin zemini kaydığında inovasyon da tökezliyor. İnsanlar fikirlerini değil konumlarını korumaya çalışıyor ve en yaratıcı fikirler çay molası sohbetlerinde kalıyor.
Kısa vadede insanlar susuyor; deneyim bir süreliğine yerini içe kapanmaya bırakıyor. Orta vadede ise başka yollar aranıyor. Sessiz istifalar artıyor, insanlar kurumların sunduğu deneyim yerine kendi bireysel projelerinde anlam arıyor. Tüketici de deneyimini sadeleştiriyor; gürültüsüz, iddiasız ama içten deneyimlere yöneliyor.
Bu kadar baskı ve çalkantının içinde deneyim hâlâ bir değer yaratabilir mi? Belki de en çok şimdi. Deneyim özünde bir hikâye kurma biçimi ve hikâyeler en çok kaos zamanlarında anlam kazanıyor. Özgürlük azaldığında anlam üretmek daha kıymetli hale geliyor. Bu yüzden markalar ve kurumlar için deneyim tasarımı bir pazarlama stratejisinin ötesine geçip bir etik duruşa, bir var olma biçimine dönüşebilir.
Deneyim ekonomisinin yeni zemini bence müşteriyi eğlendirmekten çok insanı onurlandırmak. Bazen küçük bir gülümseme, bazen çalışana güven vermek, bazen de yalnızca “buradayım ve seni duyuyorum” diyebilmek. Belki de deneyimin kendisi tam olarak bu. Sizin markanız zor zamanlarda insanlara ne söylüyor?