Sosyal medya algoritmaları bizi mutlu etmek için tasarlanmadı, bizi ekranda tutmak için tasarlandı. Küçük bir fark gibi duruyor ama bugünkü deneyim ekonomisini anlamak için bence buradan başlamak gerekiyor.
Instagram ya da TikTok bize olayları olduğu sırayla göstermiyor; en çok tepki vereceğimizi tahmin ettiği içerikleri öne çıkarıyor. En kolay tepki verdiğimiz duygular da belli: hayranlık, kıskançlık, arzu ve o tanıdık “ben neden orada değilim?” hissi. FOMO, yani bir şeyleri kaçırıyor olma korkusu, tam bu noktada devreye giriyor.
Deneyim ekonomisi kavramını ortaya atan B. Joseph Pine II ve James H. Gilmore, yirmi yılı aşkın bir süre önce deneyimlerin ürünlerden daha değerli hale geleceğini söylemişti. Deneyimlerin bugün neden bu kadar hızlı tüketildiğini ise algoritmalar açıklıyor. Satın alma kararının arkasında çoğu zaman bir ihtiyaçtan çok görünür olma isteği var. Bir tatil aldığımızda aslında anlatacağımız bir hikâyeyi alıyoruz; bir restorana gittiğimizde de paylaşacağımız bir kareyi.
Döngü kabaca şöyle işliyor. Algoritma bizi bir içerikle karşılaştırıyor, kendimizi o içerikteki insanlarla kıyaslıyoruz, içimizde bir kıskançlık kıpırdıyor, ardından kaçırma korkusu geliyor. Bir anlık kararla satın alıyoruz, deneyimi paylaşıyoruz ve paylaşımımız bu kez başkalarının önüne düşerek yeni bir karşılaştırmayı başlatıyor.
Markaların bu döngüde nerede durduğunu sormak bence önemli. Kıskançlığı mı tetikliyorlar, bir aidiyet duygusu mu kuruyorlar, yoksa satışlarını yalnızca kaçırma korkusuna mı yaslıyorlar? FOMO kısa vadede dönüşüm getiriyor, orası kesin. Ama sürekli bir eksiklik hissi üzerine kurulan bir marka, zamanla müşterisinde duygusal bir yorgunluk bırakıyor.
Deneyim ekonomisinde yeni rekabet alanı belki daha gösterişli olmakla ilgili değil; daha anlamlı olabilmekle ilgili. İnsanlar artık yalnızca bir şeyleri kaçırmaktan korkmuyor, anlamsız tüketmekten de korkuyor. Sizin markanız müşterisine hangi duyguyla dokunuyor?